GÜNLÜKLER - MUZAFFER BUYRUKÇU

2007-10-14 04:36:00

 

 

Günlük; roman, öykü, tiyatro, deneme, makale, fıkra, anı, yaşamöyküsü, eleştiri, söylev, gezi yazısı, röportaj, söyleşi, mektup gibi düzyazı türleri içinde  bir edebiyat türü. Her günün tarihi atılarak günü gününe yazılan yazılardan oluşuyor günlükler. Edebiyat tarihi açısından günlükler çok önemli. Yazarın nasıl ürettiği, öykünün, romanın şiirin nasıl yazıldığı, o gün için neler düşündüğü, olaylar ve konularla ilgili düşünceleri günü gününe en sade biçimiyle günlüklerde yer alıyor. Bir yazarın, bir kişinin günü gününe tuttuğu, üzerine günün tarihini attığı, günlük yaşamından kesitler sunduğu yazılardır günlükler. Günlüklerle o kişiyi, çevresini, duygu ve düşüncelerini daha iyi tanımış oluruz.

            Dünya edebiyatında; Stendhal, Andre Gide, Frans Kafka, Thomas Mann, Victor Hugo, Goncourt Kardeşler, Albert Camus,  Peter Lukas, Virgine Woolf, Alfred de Vigny günlük yazan yazarlar arasında. Onlardan birisi Albrecht Goes’in günlük için düşünceleri şöyle:

            “Kaç kez güzel ciltli bir defter önümde günlük yazmak için hazır durdu, kaç kez birkaç yapraktan sonra alınyazısı değişiverdi, saymak istemiyorum. Sonunda akıllanınca kişi vazgeçiyor bundan, özlü sözlerle günün getirdikleri yazılan bir nöbet defteri tutmakla yetinir oluyor; şöyle diyor örneğin: 17 Ocak. Durgun bir sabah, tam çalışmak için. Akşam üzeri Betine D. Tauwind geldi.Tıp duruşması ile ilgili inceleme okundu. Sonra köye. Sonra bir kez daha Daphnis ile Chloe ‘ ye kapıldım, yine sarıcı. İkiye dek mektuplar. Gecenin ikisine dek tabii. Bu durumda nasıl başka eser yazılsın? Yıllar boyu böyle gitti bu. Hayır bizden sonrakiler, şöyle böyle okunabilir bir günlükten yoksun kalacaklar......”(2)

            “Günlük yazmak, Batı’da özellikle Fransa’da gelenek. Bir tür olarak roman gelmiş de, günlük tam gelmemiş. Oldum bittim benim de ilgimi çekmedi. Adam her gün dinsel bir görev yapar gibi defterini açıp döşeniyor. Her halde bir yazı toplumu değiliz daha. Bunlarla nereye varılacağını, ilerde bunlardan ne yararlar çıkarılacağına akıl erdiremiyoruz pek... Yararı bir yana sakıncaları ürkütüyor önce. Günde olmasa günaşırı duyulan bir olasılık; bir ekip gelebilir, kapı pencere,  sokak tutulabilir. Yatılı okulda müdür yardımcısına söz anlatmaktan zordur polise ya da savcıya bu özel notların özelliğini anlatmak. ... Başka bir yanı gittikçe atılmaz olan o defterleri ne yapacağını bilemezsin öldükten sonra. Karalama yapmadan, birkaç sefer elden geçirmeden tek yazı yayınlamamış yazara ne büyük kötülüktür  o çalakalem  notları yayımlamak. ....

            Günlük tutmanın yararını savunanlar, günlükten bir romancının nasıl çalıştığını, bir romanın nasıl oluştuğunu öğrenebileceğimizi söylerler. Günlükler bunu gerçekten veriyorsa pek yüksek bir sonuçtur bu. Sadece okurlar değil, yazarlar da merak eder bunları. .....”(3)

            Bizim edebiyatımızda günlük yazarı denince ilk akla gelen Nurullah Ataç. O, günlüklerine “Günce” diyor. Edebiyatımızın ilk günlük yazarı ise, Seyahat Jurnalı eseriyle tanıdığımız Ali Bey. Onu “Balkan Savaşı Günlüğü “ adıyla yayınlanan eseri ile  Ömer Seyfettin izliyor. M.Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın her aşamasını  günlükleriyle edebiyatımıza kazandıranlardan. Salah Birsel; Günlük, Fethi Naci; Eleştiri Günlüğü, İlhan Berk; El Yazılarına Düşüyor Güneş, Oğuz Atay; Günlük, adlı eserleriyle edebiyatımızda yerini alan yazarlarımızdan.Muzaffer Buyrukçu;Arkası Yarın,Yaşadığımız ve Yaşananlar,Anında Görüntü,İlişkiler Arasında Bir Gezinti,Dillerinde Dünya,  Tomris Uyar; Gündökümü,  Behzat Ay; Emekli Günlüğü , Mehmet Seyda; Bir Romancının Günlüğü, Feyza Hepçilingirler’in Türkçe Günlükleri  adlı yazıları ile,  Cemal Süreya, Naim Tirali,Demir Özlü günlük yazan yazarlarımız arasında. Edebiyatımızda Günlük yazan yazarlardan birisi de Oktay Akbal

Günlüklerden örnekler

 

Oktay Akbal


Yıl 1940

1 Nisan Perşembe
Bugün hep S.'yi düşündüm. Mektepte hep aradım. Akşam bindiği tramvaya atladım. Karşısına oturdum. Birkaç defa gözgöze geldik. Bakıştık durduk. Beşiktaş'ta indi. Onu takip edecektim bir boyacıya girdi. Bekledim. Sonra gözden kaybettim. Bakalım ne olacak?
5 Nisan Cuma
Zahir Sıtkı'yla konuştum. Tramvayla Beşiktaş'a gittim. O da arabadaydı. Yanımda Melih Tarık olduğundan bir şey yapamadım. Akşam çok tarih çalıştım. Mektepte yeni elbisemi çok beğendiler. Onu biraz alâkadar edebilsem! Biraz onu düşündüğümün farkına varsa! Gözleri yeşil, vücudu çok güzel. Bu bana M'yi de R'yi de unutturacak!..
17 Nisan Çarşamba
Askerlikten müzakere. Teftişe gelmediler. Meliha Hanımı gördüm. Fuat, Dersim'e tayini çıkmış. Çok fena. O yerlerde çocuk ne yapacak? Akşam Orhan, Selçuk, Feyyaz'la Yenikapı'ya gittik. İki saat sandalla gezdik. Dönüşte M'lerin penceresi altından geçtik.
20 Nisan Cumartesi
Bugün 18 yaşına girdim.
23 Nisan Salı
Kemal'le Marmara'ya gittik. Sonra Cavit'i gördüm. İlhan Berk geldi. Görüştük. Akşam Selçuk geldi. Benim yazı Uyanış'ta çıkacak.
30 Nisan Salı
Bir ay geçti. Harp tehlikesi arttı. İngiliz Norveç'te mağlup. Onunla konuşmadan geçen bir ay daha...
2 Mayıs Perşembe
Mektep açıldı. Bütün dersler boştu. Akşam Esat'la Uyanış'a gittik. Cavit oradaydı. Cahit Saffet, Emin Ülgener, Suphi Taşhan, Suat Taşer'le tanıştık. Uyanış çıktı. Benim yazım da var. Bir tane aldık.
10 Mayıs Cuma
Servetifunun - Uyanış'a gittim. Bir tane mecmua aldım "Franz Liszt ve Aşkı" var. İsmini kapağa yazmışlar. Çok hoşuma gitti. Edebiyat hocamızla yeniler hakkında uzun uzun konuştuk Çok sinirlendim. Sabahleyin edebiyattan tahriri imtihan yaptı. Çok iyi geçti.
12 Mayıs Pazar
Çemberlitaş'a gittim. Filmi seyredip kalkarken yanıma bir kız oturdu. Filmi bir daha seyrettim. Yanıma yaklaştı. Ellerini yakaladım, ses çıkarmadı. Karanlıkta, çıkışta kaybettim.
14 Mayıs Salı
Cebir'den imtihan olduk. Edebiyattan listede ben de varım. Buna çok canım sıkıldı. İyi not alan öyle cahiller var ki! Akşamüstü Uyanış'a gittim. Cavit'i gördüm. Halit Fahri bey de geldi. Kızı da yanındaydı. Yazıların prova kâğıtları geldi. Benim "Chopin ve George Sand" basılmış.
19 Mayıs Pazar
19 Mayıs bayramı. Kemal'le Kadıköy'e gittik. Davetiyemiz var. Çok kalabalıktı. Suat'ı gördüm. Esat'a selam söyledi. Hareketler fena değil. Kızlarınki de iyi. Ama Kuleli'lerinki fevkalade. Sonra Suadiye'ye gittim. Büyükbabamın yeni evini gezdik. Rahmi bey de ordaydı.
31 Mayıs Cuma
Suadiye'ye gittik. Sonra Yeşil Evde oturduk. Akşama kadar kaldık. Sonra yer yok diye bizi savdılar! Bir daha gitmeyeceğim. Döndüm Fatih'e geldim. Raci beyi gördüm. Atikali'ye kadar beraber yürüdük. Aramız neyse iyi! Bu ay da geçti. Askerlik kampı da başlıyor. Bu yirmi gün zor geçecek.
 

Naim Tirali

Pera Palas'ta bir Ödül Töreni

Saat 17'de Necdet Semizoğlu'yla, Sait Faik hikaye ödülü töreni için, Pera Palas'a gittik. Girişte kimseyi göremeyince, "Sanırım siftahı biz yapıyoruz" diye düşündüm. Ama kokteyl salonuna ulaşınca, bizden önce gelenlerin de oluşu, içimi rahatlattı.

Çok kalabalık yoktu. Bu tür toplantıları izleyen İstanbul'lu sanatçılar arasında Sait Faik'in amcasının oğlu Mustafa Raşit Abasıyanık Adapazarı havasını , bugünlerde İstanbul'da olan İlhan Berk ile eşi Edibe Hanım Bodrum, Feyyaz Kayacan ise Londra havasını estiriyorlardı.
Darüşşafaka sorumlularınca, konuklara tanıtılan bu yılın başarılı öykücüsü Feyza Hepçilingirler, birkaç tümceyle, duygularını dile getirdikten sonra, "Yaşamının en büyük ödülünü alarak, kendimi Sait Faik'le akraba olmuş sayıyorum. Çok mutluyum." Dedi.

Bu denli kısa ve içten sözü, Sait Faik de sağ olsaydı, alkışlardı dedik, ve salondakiler gibi biz de alkışladık.

Bir ara Necdet Semizoğlu, Raşit Abasıyanık, Recep Bilginer, Oktay Akbal, Agop Arad'la masada oturduk. Sonra kokteyl raconuna uyarak, salonun kalabalığı içine dağıldık.
Semra Özdamar ile, kitabından yeni okuduğum kimi öyküleri üstüne konuştuk. Kitaba adını veren öyküsünü nasıl bulduğumu sordu. Sözünü ettiği öykü 21 sayfa tuttuğu için, henüz ona sıra gelmediğini söyledim. Öykü kitaplarına, en kısa öykülerden başlamak gibi bir alışkanlığım olduğunu nereden bilecekti. Anlattım.

Muzaffer Buyrukçu'ya Cumhuriyet Dergi'de Aydın Emeç'le ilgili yazısını çok beğendiğimi söyledim. Tarık Dursun'a Hürriyet Kelebek'te tefrika edilen romanını, izleyip izlemediğini sordum. Baskıda kimi yanlışlıklar yapıldığı kanısında olduğumu belirttim. Olabilir dedi. İzlemiyormuş.

Ödülü kazanan Özçilingirler'in öykülerinden söz edildi, seçiciler kurulunun en kıdemli üyesi Haldun Taner'in ölüm haberinin basına yansıması ve TRT'deki yorumlar üstüne konuşmalar oldu. Cemal Süreya, Asım Bezirci, Hilmi Yavuz'un ayaküstü üçgeninde de , ele alınan konuydu. Medyada Haldun Taner'in gazete ve tiyatro yazarı yönünün abartılarak edebiyatçı kişiliğinin yeterince belirtilmediği konusunda birleşiyorlardı. Kanılarına göre, bu ölçüsüz değerlendirmelere, sağ olsaydı en çok kendisi gülümserdi.

Feyyaz Kayacan, yanımızda başkaları da varken, ilk yazılarının Yenilik Dergisi'nde, ilk kitabının da Yenilik Yayınları arasında çıkışını anımsatarak, bunca yıl Londra'da yaşamasına karşın, "Naim Tirali benim velinimetimdir." Gibi alaturka övgülerle, beni utandırıyor.

Öykücülüğümüze Fikret Ürgüp'le getirdikleri, biçem ve içerik yüzünden, benim hem öykücü, hem yayıncı olarak, kendilerine teşekkür borçlu olduğumu belirtiyorum.
Konuşmaları dikkatle izleyen Semra Özdamar'ın, sözünü ettiğimiz öykülerin yayımlandığı sıralarda, belki de dünyamıza henüz gelmemiş olması da mümkün.

Necati Cumalı'nın eşi Berin Hanım'la Paris'teki karşılaşmalarımızdan söz açılıyor. Kendisiyle tanıştığımızda, Paris'te Turizm ve Tanıtma Bakanlığı temsilcisiydi. Gezilerimde, o zaman sekiz on yaşlarında olan çocuklarıma aldığım küçük küçük giysileri unutmamış. Artık benim boyumu bile aştıklarını anımsatıyorum.

Muzaffer Uyguner, Memduh Şevket Esendal'ın TV'ye uygulanacak öyküleri üstündeki çalışmalarını bitirdiğinden, Tarık Dursun da "Saide" adlı öyküyü, TRT'nin kullanabileceği biçime sokarak, metni görevlilere teslim ettiğinden söz ediyordu.
Biz Necdet ile Pera Palas'ı terk ettiğimizde, salondakiler hemen hemen dağılmıştı. Taksim'e doğru yürüdük.

Bebek, 12 Mayıs 1986

İsmet Kemal Karadayı

Günlük

SHP Ankara İl Sosyal Komisyonu Başkanı Yüksel Aybar, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'ndeki "Panel"i yönetmemi istemiş. Konuşmacılar Akın Birdal, Gülten Akın, Demet Işık, Ayla Kutlu... Ozan Ekrem Yolcu da sazı ve türküleriyle katılıyor. Harb-İş salonu dolu dolu... Panel konusundaki "emekçi" asıl deyişinden bu kez çekinilmemiş, "ille de feminizm" denmemiş...

Lenin, "Kadınsız demokrasi olmaz" saptamasını boşuna yapmamış. Tevfik Fikret, "Kadınlarını okutmayan uluslar yazık edilişlerine yansın, kadın kurtulmazsa insanlık alçalır" sözlerini boşuna şiirleştirmemiş. Ve 1867'leri 1910'lara bağlayan Clara Zetkin'ler, Rosa Luxenburg'lar, T.C. Devrim Yasaları...

1948 insan Hakları Evrensel Bildirisi. "1981 Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme". Aralarındaki uluslararası protokoller, bildiriler, sözleşmeler.

Şimdi sormalıyız: Neden "Kadın Hakları" ? Kadınına "Adam" diyememiş toplumlardan adam çıkabilir mi? Kaç kadının türlü baskı ve aşağılanmalara karşı koyuşu insanlara onur bayrağı yapılmıştır? Kadını "kul, köle" ya da "ikinci sınıf' sayan inançlar doğru ve geçerli midir? Akılsız erkek, neden "kadın aklı"ndan korkar?

Engels, "Ailenin Özel Mülkiyetinin ve Devletin Kökeni" adli yapıtında, "Tarihte belirtilen ilk sınıf çelişkisi, monogamide erkekle kadın arasındaki çelişkinin gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da kadın cinsinin erkek tarafından ezilmesiyle ayni zamana rastlar" diyor. Bunu bir bakıma Mao, "Kültür Sanat ve Edebiyat" adlı yapıtında şu öz tümce ile tamamlıyor: "Kendimize karşı tutumumuz, doymak bilmeden öğrenmek; başkalarına karşı tutumumuz ise bıkıp usanmadan öğretmek olmalıdır." Kadının gerçekçi, olumlu, bilimsel öğretiler ve yaşamalar hakkını tanımayan, hani şu kulakları çekile çekile uzamış "cahil erkek"ler, bunlara, Mustafa Kemal Atatürk'ün bu konudaki aydınlatıcı uyarılarına, demeçlerine, yasalarına kulak vermeliler.

Şu dizelerle bitireyim: Önce kadınlar doğdu / Yaşamaları destan / Sevdalan tarih içinde gide gele kan... Özgürlük onurlarıydı onların / Ateşlere eş / Yüzleri soluktu / Kirpiklerinde yaş / Kadınlar düşündüler / Bastırılmış duygularını atarak ve içlerinden / Ses dolu aydınlıklara ulaştılar...

*

Datça neden ki? Güzel insanlar mı tükendi? İşte Galip ve eşi var ya.
Belki de ilk kez, bilemiyorum, yönetilmek istiyorum bu yerde, bu denizde. Tek bağımsız davranışım okumak, yazmak.

Marmaris'e yakın, ne güzel bir deniz kıyısı bu Datça. Yolları nasıl da engebeli, korkutucu, haşin.

İlhan Selçuk'un "Japon Gülü"nü orda okudum. Orda görüp tanıdım, asıl o ilginç
gülü. Selçuk dosta bunu yazdım da.

Günde 4-5 saat uykunun bile yetebileceği, Türkiye'nin en bol oksijenli beldesi.

Bir de burada, yıldızlar size çok yakındır, sanki ellerinizle onları tutabilirsiniz. Ve Aktur.

"Beşibiryerde"lerden biri Marmaris'e yerleşmiş. Uzaktan çektim fotoğrafla, konduğu yerleri. Düşündüm, kızdım, utandım. Tutup eşimle kendimi, bir "Liman lokantası"na attım. "Beş" yanlışı, "iki tek"le gidermeye çalışacaktım. Tam olmadı. Çünkü elimde "infaza çağrı" vardı, Santa Tropez vardı, Cezaevi sorunları vardı. Prof Bahri Savcı'nın "Kuram, Zerzebil, Uygulama, Perişan" yazısı vardı.

Evler, yatlar, eğlence yerleri. içmeler, yazlıklar, acılar, ılık deniz, tuzlu su. Betonun yükselişi, Yeşilin boyun eğişi. "Hesaplı" ya da "şanslı" olanlar, geçimini "savaş"lara bağlayanlar. Bir yanda "bebekli"ler, öte yanda "göbekli"ler. "Ne var ne yok" diye sorulduğunda, "herşey var, hiçbirşey" diyenler.

Gezerken dinlemeye çalıştım. Biri, "ustayı akrep ısırdı, pide yetişmiyor" dedi.

Bir başkası, "çiftliğimde domates yetiştiriyorum, denizde motorum" deyip bizi kendine çağırdı. Peki, yanıma aldığım Şener'i, Özkırımlıyı, Otyam'ı Timuroğlu'nu, Eyüboğlu'nu, Hacı Bektaş Veli'yi ne zaman okuyup bitireceğim?
Balık Yunan'da. Bizde yok.

Tansu Bele

3.1. 2003

Bostancı-Hatay'da yeni yılın ilk toplantısı. Ahmet Miskioğlu, Elif Sorgun, Nevra Bucak, Emine Erbaş, Mustafa Öneş, İsmet Kemal Karadayı, Türkay Korkmaz... İlerleyen saatte Aslı Durak. Karadayı'yla, feminizm üzerine söyleşi gerçekten keyifli. Türkay Korkmaz ve Miskioğlu'nun da katkısıyla iyice neşeleniyoruz. Hele Karadayı' nın incelikli şakaları, hepimize "aşksal bir enerji" aşılıyor. Eve gelince "enerji" sözcüğü için sözlüğe baktım, biliyordum ya, yine de kuşku duymamak için: Enerji sözlüklerde, erk, erke, güç, güre sözcükleriyle karşılanmış. Tümü de çok "erkekçe" birtakım Türkçe sözcükler. Peki, enerjinin kadınca olanı yok mu? Türkçede karşılığı salt erkeklere özgü bir biçimde değerlendiriliyor anlaşılan. İşte düşünülmesi gerekli bir konu daha, ülkemizdeki feminizm açısından...

Her neyse. Hatay'da daha sonra, şu benim yılan hikayesi lise 3. sınıf felsefe ders kitabım konusunda konuştuk. Sağ olsunlar yazın dostlarım, kitabımın basımı karşılığının "EPEYCE" olacağından söz ediyorlar. Doğrusu hiç inanmıyorum: Ya beni avutmak için söylüyorlar ya da gerçekten istiyorlar bunu, parasal sıkıntımı bildiklerinden! Ne diyeyim? Dostluğun dayanışması adına yine de var olsunlar. Sonra Nevra' nın şerbet, daha doğrusu şarap tatlılığında şakaları, sözleri! Yüreklerimizin pasını alan, gamını dağıtan! Ama benim asıl istediğim; şu "yeni yıl" konusunu dostlarımla irdelemekti, artık bir başka uygun zamana...

8. I. 2003

Hatay / Cemal Süreya toplantısına, çok istememe karşın gidemiyorum. Ankara' dan, Felsefe ders kitabımın düzeltmeleri gelmiş. Şükür kavuştuk yine, benim uzatmalı, zavallı ve boynubükük sevgilimle! Nice gelgitlerle, upuzun zaman aralıklarında, kaçarcasına, gizlice buluştuğum, bitimsiz kovalamacalara tutulduğum, kovuşturmalara uğradığım, sürekli küsmelerle, özlemlerle darılıp barıştığım sevgilim benim: usumun, özümün tek arkadaşı felsefe! Uğruna bu yaşlarımda ders kitabı bile yazmaya kalkıştığım, sırf genç kuşaklar da onun güzelliğinden yoksun kalmasınlar, us açıcılığını tanısınlar, pay alsınlar diye, iki yıldır yılmadan savaşım verdiğim felsefe! Ülkemin çorak mı çorak, düşünsel yıkıma uğramış ekin-bozkırlarmda yeşertmeye çalıştığım düşüncenin çiçeği! İnsan soyunun taptığım meyvesi, umut ağacı... Nedir senden çektiğim? Neden sevmezler seni, vururlar yerden yere? Ne isterler, bindikleri dalı kesmek mi? Bilim, bilgi ağacının dallarından başka binecek dalımız mı var? Neden düşmandır benim toplumum sana? O ağacı eken senin sevgili ellerin değil miydi? İnsana yaraşık tek ekin ağacını, "selamef'tir diyerek, "selamet, selamet" naralarıyla kökünden sökmeye uğraşan toplumum benim... Ne yaptığının acaba bilincinde mi? Sabır, sabır, sabır bu topluma: Bunca sabrın sonu da artık, yalnızca "selamet" ise, ben hepten yandım demektir.

Benim umarsız çiçeğim, düşün sevgilim... Seni, bunca emeklerden sonra hepten yitireceğim ve sonsuza dek arayacağım demektir.

Yabancı Örnekler

 

 

Dostoyevski "Bir Yazarın Günlüğü"ne 1873'te Grajdanin dergisinde başladı. Üç yıl ara verdikten sonra, 1876'da, Bir Yazarın Günlüğü adı altında kendi dergisini çıkardı.Aylık yazılarla iki yıl düzenli olarak sürdürdüğü bu yayına sağlığının bozulması üz...

Detaylar

 

Albert Camus'nün 1935-1951 tarihleri arasında tuttuğu defterler, yazarın ölümünden kısar bir süre sonra yayımlanmıştı. Defterlerin bu üçüncü cildinde, öncekilerde olduğu gibi, Yaz, Düşüş, Sürgün ve Krallık gibi yapıtların doğuşuna tanık oluruz. Başkaldıran İnsan'ın başlattığı tartışmalara yazarının gösterdiği tepkileri de görürüz Tamamlanamamış birçok projenin notları yine bu ciltte bulunuyor.
Yunanistan yolculukları, Cezayir savaşı trajedisi, Nobel ödülü...Camus'nün yaşamına damgasını vuran pek çok önemli olay, gene Defterler'in bu üçüncü cildinde yer alıyor

 

Dostoyevski "Bir Yazarın Günlüğü"ne 1873'te Grajdanin dergisinde başladı. Üç yıl ara verdikten sonra, 1876'da, Bir Yazarın Günlüğü adı altında kendi dergisini çıkardı.Aylık yazılarla iki yıl düzenli olarak sürdürdüğü bu yayına sağlığının bozulması üzerine ara verdi.

1880'de sadece bir sayı çıkardı. 1881'de, Günlüğü yine her ayı kapsayacak biçimde yayınlamaya karar veridi; ancak, ocak sayısını çıkardıktan sonra hastalandı, şubat başında da öldü.
...

Bir romancı olarak tanıdığımız Dostoyevski'yi bu kitap sayesinde toplumsal-siyasal bir kişilik olarak tanıma olanağı buluyoruz.

 

Leonardo Sciascia İtalya'da, yalnızca Fransa'da ellili yıllarda Camus'nün ulaştığıyla mukayese edebilecek bir moral ve entelektüel otoritiye sahip olmuştur.
On yıl boyunca kendisi, İtalya ve dışında gelişen olaylar, Sicilya ve kendi eserleri hakkındaki her tür notu, defter sayfalarına hatta küçük kâğıt parçaları üzerine kaydetmiştir...
'Başlangıçta kendime Jules Renard'ın Günlük'ünü örnek aldım ancak yazdıklarımı tekrar okurken daha çok Elio Vittorini'nin Halkın Günlüğü'ne yaklaştığımı farkettim,' demektedir. Sainte-Beuve'e biraz sataşma; nadiren dedikodu; fazlaca itiraf; okuma ve tekrar okamalara sayısız göndermeler... Sonuçta, çok İtalyanvari bir kitap hatta çok Sicilyalı.
Kitabına verdiği isme gelince; 'bana genelde yakıştırılan karamsarcılık suçlamasına hoş bir karşılık: gerçeğin kara sayfası üzerine siyah üstü siyah yazılar.'
Özünde bir Sciascia... Özgür bir Sciascia...

 

'Günce tutmanın bir hastalık olduğunu bu geceki kadar açıklıkla görmemiştirm. Henry'yle kahvedeki o büyüleyici tartışmalarımızdan yorgun düşmüş bir halde eve döndüm; odama girirken çok mutluydum, perdeleri çektim, ateşe bir odun attım, bir sigara yaktım, Günce'yi tuvalet masamın altındaki son sakladığım yerden aldım, fildişi rengi ipek yatak örtüsünün üstüne attım ve yatağa uzanmaya hazırlandım. Bir esrar içicisi de esrar piposuna böyle hazırlanır diye düşünüyordum. Çünkü yaşamınımı bir düş, bir mitos, sonu olmayan bir öykü gibi gördüğüm bir andı bu. (,,,) Günce, benim afyonlu sigaram, haşhaşım, esrar pipom. Uyuşturucum ve kötü alışkanlığım.'
ANAIS NIN (Günce 1 )
'Ananis Nin'in Günce'si, evrensel edebiyatın gerçekten önemli ve zenginleştirici yapıtları arasındadır.'
HENRY MILLER

 

Yaşama Uğraşı 1952 yılında yayımlandığı zaman, önemli bir edebiyat olayı sayıldı ve çok geçmeden başka dillere de çevrildi. Çağdaş İtalyan Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından biri olan Cesare Pavese'nin yazarlık sanatıyla ilgili çok ilginç görüşlerini içtenlikle yansıtan Yaşama Uğraşı önemini bugün de koruyan bir belge niteliği taşımaktadır. Gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.
Yazıyorum: Ey, Sen, acı.
Peki sonra? Bütün gerekli olan biraz cesaret. Acı ne kadar ortaya çıkar ve keşinleşirse, yaşama içgüdüşü o kadar ağır basıyor ve intihar düşüncesi zayıflıyor.
Kolay sanmıştım ilk düşündüğümde. Zayıf kadınlar yapmıştı bu işi. Alçakgönüllülük istiyor, kendin beğenmişlik değil. Tiksiniyorum bütün bunlardan. Sözler değil. Eylem. artık yazmayacağım...' 18 Ağustos 1950

 

Her büyük eser gibi devrim de büyük dozlarda tutku ve cesaret ister..."

Che'nin 1953-1956 yılları arasında, 25 yaşındayken çıktığı ikinci Latin Amerika gezisinde tuttuğu bu günlüklerde, bir devrimcinin doğuşunu haber veren işaret fişekleriyle karşılaşacaksınız.

Guatemala'da doktorlukta uzmanlık yapmayı kendi içindeki iki Ben'e, Sosyalist Ben ile Gezgin Ben'e ihanet olarak görmesi: Mexico City'de kendisine tıpatıp benzediğini düşündüğü Kübalı devrimci Fidel Castro'yla tanışması, Carletto (Karl Marx) ile Federicuccio'nun (Friedrich Engels) sadık bir okuyucusuna dönüşmesi, zengin kurumlarda çalışan burjuva evliliği yapmış bir çiftten ziyade bir balinayla daha çok ortak noktası olduğunu itiraf etmesi, komünist ahlakının insana heyecan veren o "Biz"i hissettirebilecek en güzel şey olduğunu savunması, hayatının ilk yirmi beş yılına üç büyük eylem çizgisinin damgasını vurması: bilime duyduğu ilgi, tuhaf gezginlerle çıktığı yolculuklar ve gerçek bir devrimde yer alma isteği...

Dolayısıyla bu kitap, ünlü arkeolojik yerleri gezmek üzere yola çıkan bir genç adamın adım adım nasıl siyasal bir eylemciye dönüştüğünü anlatmakta, okura bir devrimcinin doğuşunun ipuçlarını vermektedir...

"Ben ne İsa'yım ne de insansever, anne;
İsa'nın tam tersiyim ve insanseverlikle de alakam yok...
Elimin altındaki silahlarla inandığım şeyler için kavga veririm
ve haça gerilmeme veya başka bir şeye izin vermek
yerine karşımdakini yere sermeye çalışırım."

 

 

 

 

3349
0
0
Yorum Yaz